Budapeşte'de yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Budapeşte'de yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2017 Cuma

Mutlu Bayramlar

Yurt dışında olmanın en zor yanlarından biri kendi bayram ve özel günlerinizin anlamınlarını yitirmesi maalesef. İki gün önce Zafer Bayramı'mızı kutladık, bugün de Kurban Bayramı ama tabiki burada kimseye bir anlam ifade etmeyen iki günden bahsediyoruz. Yurt dışında olunca haliyle, yaşadığınız ülkenin bayramlarına ve kutlamalarına katılıyorsunuz ama tabiki kendi kültürünüzden uzak olan bugünler, çoğu zaman sizin için bir şey ifade etmiyor. Örneğin noel kutlamaları burada ne kadar şenlikli, renkli ve ışıklı olsa da 25 Aralık günü aslında bize bir şey ifade etmemekte. 

İstanbul'da yaşarken en güzel bayramları, küçük bir site içinde olan evimizde kutlardık. Sanki eski bayramları yaşatırcasına bizden yaşça büyük komşularımızın kapısını çalar - ya da bahçesine atlar - bayramlarını kutlardık. Hatta Ege bir yaşlarındaydı, amcası ona kravatlı bir takım elbise almıştı. Bir bayram günü o takım elbiseyi giydirip komşu ziyaretleri yapmıştık. Hepimiz için unutulmaz anılar olmuştu bu günler. Bugün ise bizim için herhangi bir cuma gününden daha farklı değil. Sabah eşim işe, çocuklar okula gitti, ben günlük işlerimi hallettim. Sonuçta yine akşam olacak, aynı şekilde günümüz geçecek ve gidecek. 

Biraz önce büyüklerimi arayıp bayramlarını kutladım. En güzeli de tüm çocukları, torunları yanında olan halam ve eniştemle konuşmaktı. Yaşadıkları mutluluk yüzlerinden okunuyordu. Bayramın en güzel şekli de bu şekilde kutlananı herhalde.
Allah hepimize o günleri göstersin, çocuklarımızın büyüdüğünü, torunlarımızın olduğunu görelim. 

Bu vesileyle de hepimizin bayramı kutlu olsun. Türkiye'de de olsanız, yurtdışında da olsanız, bayram hissini yaşamak bile yeter. 
Sevgiyler.....

16 Haziran 2017 Cuma

Hoşçakal sezonu / Farewell month

Yurt dışında expat olarak yaşamanın en zor yanı, çok sevdiğiniz insanlara hoşçakal demek. Genelde expat olarak gelen aileler, 2-3 yıl sonra yeni görev yerlerine gönderiliyorlar. İşte bu da hoşçakal deme zamanının geldiğini gösteriyor. Bu hoşçakallar genelde haziran ayında oluyor, tabiki de nedeni okulun son ayı olması.
Haziran ayı içerisinde o kadar çok hoşçakal partisi oluyor ki, hangi birine katılacağınızı, programınızı nasıl ayarlayacağınızı bilemiyorsunuz ama en zoru da tabiki de sevdiğiniz insanlara hoşçakal demek.
Biz büyükler için bu ne kadar zorsa, çocuklar için iki katı zor. Nasılsa başka arkadaşları var deyip, geçiştirilecek kadar kolay bir süreç değil. Geçen sene oğlumun çok sevdiği iki arkadaşı ayrıldı. Ege, hala o iki arkadaşını ne kadar çok sevdiğini anlatıp durur. Gerçekten de çok severdi ama nasılsa geçer ya da unutur deyip, üstünü kapatamıyorsunuz. İçlerinde bir yerde özlem kalıyor.
Bugün, ben de çok sevdiğim bir arkadaşıma hoşçakal dedim. Evet bu sık sık başımıza gelen bir durum ama yine de gözlerimizin yaşarmasına, keşke daha çok zaman geçirseydik dememize engel olmuyor.
Hele bir de okulda yapılan ayrılan çocuklara hoşçakal seremonisi var ki çok duygusal anların yaşandığı bir gösteri.
Geçen sene, yukarıda bahsettiğim iki çocuğun ve benim de annesiyle çok samimi olduğum başka bir çocuğun ayrılış seremonisini izlemeye gitmiştim. Hüngür hüngür ağlamaya başladım, yanımda oturan bir veli, bana eğildi ve siz de mi ayrılıyorsunuz diye sordu? :) Benim ayrılmadığımı bilen herkes gülmeye başladı. Evet ayrılmıyorsunuz belki ama en zoru kalan olmak, hoşçakal diyen olmak. Giden, yeni hayatının derdinde olduğu için farkında değil, ama kalan için işler daha zor.
Giden herkese iyi şanslar diliyorum.

Scroll down for English!!



Saying goodbye is the hardest thing in an expat life. Usually expat families have 2-3 years contract and after these years, they are assigned to their new locations. And June is the month of the farewells.
There are too many farewell parties and you should reschedule your agenda for these parties because you don't want to miss to last chance to say goodbye to your good friends. These days are tough for adults but are not as tough as for children. Even if they have too many friends in the school, they always remember their friends who left. They never stop missing their friends.

Today I also said goodbye one of my friend. We should get used to say goodbye but it doesn't work like that. It is always hard to say goodbye without tears.
Besides there is a leavers assembly in the school. This is the most emotional ceremony. Last year, Ege's friends and one of my best friend and her daughter were leaving and I went to watch this assembly. I started crying and one of the parent asked me that would I leave and everybody, who knew that I wouldn't, started laughing, because I was crying much more than the leavers. Unfortunately the hardest thing is to be the one who is saying goodbye. The leavers don't realize, since they are excited for their new journey, but it is so hard for the people who stay behind them.

Wishing you luck to all my leaving friends, you will be missed.

12 Haziran 2017 Pazartesi

Deniz kokusu

Geçtiğimiz hafta, pazartesi günün tatil olmasını fırsat bilerek, ufak bir seyahate çıktık. Macaristan küçük bir ülke olduğu için, komşu ülkeler arasında araçla seyahat de çok uzun sürmüyor. Biz de bu fırsattan yararlanıp, Slovenya'da ve İtalya'da birer gece kalabileceğimiz mini turumuza çıktık. Slovenya'da kaldığımız yer ile İtalya'nın Trieste kentinin arası sadece yarım saatlik bir mesafe. Slovenya'da güzel bir gün geçirdikten sonra, ertesi gün İtalya'ya gittik. Akşam üstü Trieste şehrine vardığımızda deniz kenarına doğru yürüyüşe çıktık. Ada, yürüken bir ara şöyle dedi: "Anne denize çok yaklaştık, kokusunu alıyorum." O bahsettiği kokuyu ben de alabiliyordum ve hatta o kokuya yaklaştıkça içimdeki çocuk, zıp zıp zıplıyordu. Çünkü o koku çocukluğumun kokusuydu, o koku gençliğimin kokusuydu, o koku beni çok mutlu eden bir kokuydu. Farkına vardım ki, çocuklarım da o kokuyu hissediyorlar ve mutlu oluyorlardı. Bu yüzden isimlerini denizden aldılar, bu yüzden onlar Ege ve Ada. Bazı arkadaşlarım, denizin olmadığı yerde yaşayamayacaklarını söylerlerdi, bazen ben de onlar gibi düşünürdüm. Ama Budapeşte'ye geldiğim zaman nehrin de manzarasının harika olduğunu farkettim. Ama bu zamana kadar sürekli eksikliğini hissettiğim ama bir türlü adını koyamadığım şeyi işte o gün anladım. Deniz kokusu. Benim ihtiyacım olan tam olarak bu. Yaz tatili geliyor, artık deniz kokusunu bol bol içime çekip, depolama zamanı.

31 Ocak 2017 Salı

Tuna'dan geçen buz kütleleri

Bu sene olağanüstü bir kış geçirdiğimizi düşünüyorum. Ben İzmir'liyim ve İzmir'e bile kar yağdı artık ölsem de gam yemem. Aman aman ölmeyeyim yine de....
Ama ya Budapeşte'de neler oluyor? Hayatımda hiç buz kütleleri görmemiştim suyun üzerinde giden ama onu da görmek nasip oldu. 3 hafta önce hani şu İstanbul'u felç eden karın yağdığı hafta var ya, işte tam o hafta Budapeşte -20 dereceyi gördü. O gün dışarı çıkıp da Tuna nehri kenarına inecek cesur insanlar oldu ve çeşitli resimler gönderdiler ve resimlerde görünen nehirin üzerinde yüzn kocaman buz dağlarıydı. Ben bir İzmirli olarak dışarı çıkıp resim çekmek için çok daha sonrasını bekledim. Böylede havanın 0 derecelere daha yakın olduğu ve kar yağan bir günde çektim resmimi. Ama o kadar kabiliyetsizimki fotoğraf çekmekte, korkunç bir resim oldu. Ama yine de resmi koyuyorum bloğuma. Fikir verir en azından :)
Aradan 3 hafta geçti ve ne oldu derseniz hava hala sıfırın altında ve nehirimiz hala buz dağlarıyla dolu. Bundan 4 küsur sene önce buraya geldiğimde bana bir önceki yılın çok soğuk geçtiğini söylemişlerdi. Bir kere kar yağmış ve bir daha erimemiş. İşte bu sene de öyle bir sene. Bir kere kar yağdı ve hala her yer, dün yağmışçasına karlı ve buzlu. Benim ilk taşındığım geldiğim yıl da yine Budapeşte 40 yılın en fazla yağan karına maruz kalmıştı. Eğer aynı istatistikle gidersek, seneye müthiş bir kar yağışı bekliyorum.




11 Ocak 2017 Çarşamba

Budapeşte'de sağlık sistemi ve hastaneler

Bugün bir okuyucumdan aldığım mail üzerine bu konuda yazmadığımı farkettim.
Aslında yeni bir ülkeye taşınırken en önemli konulardan bir tanesi sağlık sorunlarımızı nasıl çözeceğimiz. 
Biz gelirken, ben özel sağlık sigortamız olması konusunda çok nettim, sigorta olmadan İstanbul'dan dışarı adım atmam diyordum. Oysaki eşimin şirketi, bu isteğime şaşırmıştı. Nedeni ise maalesef Budapeşte'de özel hastane olmayışı.
Budapeşte'de sağlık sistemi, Avrupa'nın batı ülkelerine göre biraz geri kalmış durumda. Macaristan'da özel hastane yok, daha doğrusu bir tane vardı ancak o da iflas etti. Ancak sanmayın ki bunun nedeni devlet hastaneleri çok iyi, bunun nedeni Macaristan'da özel sağlık sigortası kavramının olmaması. Özel sağlık sigortasını genel olarak yabancılar kullanıyorlar, yerel halk ise devlet hastanelerine gidiyor. 
Peki özel hastane yoksa nerede kullanacağız bu sigortayı diye soruyor olabilirsiniz. Özel hastaneler yerine özel klinikler var ve normal mesai saatlerinde hizmet veriyorlar. Yani cumartesi öğlene kadar açık ve pazar günü kapalı, hafta içi günlerde ise sabah 08:00 akşam 20:00 gibi bir mesaiyle çalışıyorlar. Buralarda görev yapan doktorların büyük çoğunluğu İngilizce konuşabiliyor. Yani bu durumda Macarca bilmemek ayağınıza bağ olmuyor.
Ancak acil bir durum olduğunda ne yapmalı? İşte sıkıntı burada oluyor.
Yapılacak en iyi yöntem, yaşadığınız bölgeye bağlı devlet hastanesine gitmek. Gece, acil bölümlerinde, genellikle bizim ülkemizdeki gibi sıralar olmuyor. Her hastalığın ayrı binası, her binanın da ayrı acili var. Yani çocuğunuz hastaysa, pediatri binasına gitmelisiniz. Sizinle ilgilenen hekimler de pratisyen değil, nöbetçi ve uzman hekimler.
Buraya kadar pek sorun yok gibi görünse de, sorun şurada başlıyor; doktorlar, İngilizce bilmeyebiliyor. Hadi şanslısınız İngilizce bilenine denk geldiniz, o zaman şimdi size hastanelerin genel koşullarını anlatayım.

Bir kere hastaneler, 2. Dünya Savaşı filmi çekmek için harika setler olabilirler. Gerçekten çok eski ve yıpranmış durumdalar ve maalesef hastane ekipmanları için daha iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Tuvalet gibi ihtiyaçlarınız için tuvalet kağıdı ve sabunu siz getirmelisiniz. Yatan hasta için bile bu zaruri ihtiyaçlar hastane tarafından karşılanmamakta.
Zaman zaman duyduğum ama şahit olmadığım şey ise, yine özellikle yatan hasta için, hemşirelere açıktan para vererek daha iyi hizmet alabilirmişsiniz. 
Ancak, benim tecrübelerime göre doktorlar gerçekten ilgili ve yardım etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Tabi şöyle bir seçenek de var, durumunuz acil olabilir ve illa özel hastaneye gitmek istiyor olabilirsiniz ve mesai saati dışında olabilir. O zaman var olan bir kaç özel klinikten birini gitmeden önce telefonla arayıp, durumunuzu belirtirseniz onlar sizi yönlendirebilir. Cerrahi müdahale gerekmeyen durumda doktor kliniğe gelip sizi muayene edebilir.
Hatta bir ameliyathanesi olan klinik de var, sizin durumunuz o klinikte tedavi edilecek durumdaysa, oraya sevk edilebilirsiniz. Merak edenler için buranın adı Dr.Rose. Ancak, yine gitmeden mutlaka telefon etmelisiniz. Yoksa sizinle ilgilenecek bir doktor olmayacaktır.
Bir de şöyle bir durum var, Budapeşte'ye geldiğimde benim çok dikkatimi çekmişti, ambulans sesleri çok fazla. Eğer acile ambulansla giderseniz önceliğiniz var. Bir de durumunuz spesifik bir kliniğe gitmeyi gerektiriyor olabilir ve o anda sizin bağlı olduğunuz hastanede o bölümün doktoru olmayabilir. Bunu siz bilemeyeceğiniz için en iyisi ambulansı aramak. Tabi burada da Macarca bilmemek bir diğer sıkıntı.
Sizinle başımdan geçen olayı paylaşayım. Kızım, okulda bir kaza geçirdi, cuma günü ve saat 3 civarında özel kliniğe götürdüm. Kızımın yüzüne tahtrevalli çarpmış. Yüzü gözü morarmış ve şişmişti. Çocuk travmatolojisine gitmesi gerekiyordu. Klinikte bu bölüm yoktu ve hemşireler hastaneleri aramaya başladılar. Bağlı olduğumuz hastanede o gün çocuk travmatolojisi uzmanı yokmuş. Bir saatlik telefon trafiğinden sonra evimizden epey uzakta olan bir hastaneye gönderildik ve acil durum olmasına rağmen kontrol hastalarıyla beraber yaklaşık 2 saat sıra bekledik. İşte, bu kötü tecrübeden sonra öğrendik ki böyle bir durumda mutlaka ambulansla hastaneye ulaşmalıymışız.
Budapeşte'de sağlık sistemi sıkıntılı ama yine de güzel bir şehir. Umarım bu konuda da geliştirecekler kendilerini.
Sağlıklı günler.

12 Aralık 2013 Perşembe

Gerbeaud tatlısı


Budapeşte'de Ege'nin okulunda bir klüp kuruldu. Velilerin oluşturduğu bu klüp yabancı ailelere Macar kültürünü öğretmeyi amaçlıyor. Daha önce tarihi yerlere gezi düzenleyen bu klüp, şimdi de çeşitli Macar yemeklerini bizlere öğretmeye başladı. Macar yemekleri bana kalırsa çok lezzetli değiller. Ancak Macarlar hamur işine çok düşkünler ve bu konuda da oldukça başarılılar. Bu hafta ismini Budapeşte'nin en meşhur kafesinden alan "Gerbeaud" isimli tatlıyı yapmayı öğrendik. Aslına bu blokta yemek tarifi paylaşmayı planlamıyordum ama bu tatlı çok lezzetli. Biraz uğraştırıyor ama sonuç mükemmel.
Şimdi sizinle tarifi paylaşayım;

Malzemeler:
Hamur için: 1/4 su bardağı ılık su, bir paket yaş mayanın 1/4ü, 500 g. un, 1 tatlı kaşığı karbonat, 1 paket vanilin, 4 tatlı kaşığı pudra şekeri, 250 g. Tereyağı, 100 ml. Ekşik krema ( bunu Türkiye'de bulmak kolay değil muadil olarak süzme yoğurt kullanılabilir ancak süzme yoğurdu bile biraz daha süzmek gerekli), 1 yumurta sarısı, 1 tutam tuz
İçi için: 300 g. dövülmüş ceviz, 250 g. Pudra şekeri, 2 paket vanilin, 1 kg kadar kayısı marmelatı.
Üstü için: 5 çorba kaşığı kakao, 6-7 kaşık pudra şekeri ( tatlıyı ne kadar sevdiğinize göre karar verebilirsiniz), 1 tatlı kaşığı tereyağı, 1 kaşık çiçek yağı, yarım bardak kadar sıcak su.

Hazırlanışı:
Ilık süte yaş maya ve 1 tatlı kaşığı şeker katılır. Biraz karıştırılıp kabarması için kenarda bekletilir. 500g. una 1 tatlı kaşığı karbonat, 1 vanilin, 1 tutam tuz ve 4 kaşık pudra şekeri ilave edilip karıştırılır. Daha sonra bu karışıma 250 g. tereyağı kesilerek ilave edilir. Daha sonra ekşi krema ve 1 yumurta sarısı da katılarak iyice yoğurulur. Bu hamura kabaran maya da ilave edilir. Hamur ele yapışmayacak hale gelene kadar yoğurulur. Yumuşak bir hamur elde edilir ve bu hamur 3 eşit parçaya kesilip, streç filme sarılıp buzdolabına konulur. 15 dakika buzdolabında tutulur.
15 dakika sonra ilk parça hamur altına yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisi boyutunda açılmaya başlanır. İnce bir yufka elde edilir ve bu fırın tepsisine yerleştirilir. Ama en önemli nokta tam tepsi boyutunda olması gerektiğidir. Bu yufkanın üzerine bolca kayısı marmelatı sürülür, üzerine şeker ve vanilin ile karıştırılmış ceviz ilave edilir.
Daha sonra aynı işlem ikinci hamur için de uygulanır. İncecik açılıp üzerine marmelat ve ceviz karışımı dökülür. 3  hamur ise açılıp bu iki yufkanın üzerine kapatılır. Çatalla hamur bir kaç yerden delinir. Önceden 190 derecede ısınmış fırında yaklaşık 30 dakika pişirilir.
Piştikten sonra soğumaya bırakılır. Soğuduktan sonra çikolata sos hazırlanır. Çikolata sosu için bütün malzeme bir kapta sıcak suyla karıştırılıp koyu bir sos elde edilir. Soğumuş tatlımız üzerine sos güzelce döşenir ve tekrar soğumaya bırakılır. Çikolata sos da soğuyunca küçük kareler şeklinde tatlımız kesilip, servis yapılır. Ayrıca biraz bekleyince bu küçük parçaları kavanozlara koyup 2 hafta kadar saklamanız mümkünmüş :)

8 Eylül 2013 Pazar

Budapeşte'de iş macerası

Eşimin işi nedeniyle Budapeşte'ye gelirken bir hayalim de burada çalışmaktı. Ama şehre, ülkeye alışmak, çocukları okula alıştırmak gibi önceliklerim olduğu için çalışmayı ikinci plana atmıştım. Yaz aylarında hem artık şehre alıştığım hem de biraz sıkılmaya başladığım için iş başvuruları yaptım. Türkiye'de de olan dünyanın en büyük şirketlerinden birine görüşmeye gittim. Çok güzel geçen mülakatlar sonucunda -ki bu mülakatlar neredeyse 2 ay sürdü- bana teklif vermelerini bekliyordum. Çok heyecanlıydım. Kafamda her şeyi planlamıştım. Saat 13.00-19.00 arası bakıcı gelir, evimin işini yapar, çocuklarımla okuldan sonra ilgilenir. Her şey harikaydı. Hatta harika bir bakıcı adayım vardı. Az çok vereceğim bakıcı ücreti belliydi. Heyecanla teklifi beklemeye başladım veeee... Evet yaşasın teklif geldi ama Macaristan ekonomisinin acı gerçeği yüzüme tokat gibi çarptı. Maaş=bakıcı ücreti.
Ne yapacağımı bilemedim. Kabul etsem, sadece evde sıkılmamış olmak için çalışacağım elimde avucumda bir şey kalmayacak. Bir de üstüne çocuklarımla daha az zaman geçireceğim; kabul etmesem, bu sefer de uzun yıllar çalışmamış ve kariyerime uzun süre ara vermiş olacağım. Tabi bir de çocuklar yokken yapacak yeni bir şeyler bulmam  gerekli.
Uzun uzun düşündüm. Bir türlü tam olarak ne yapacağıma karar veremedim.
Konuşmadığım, fikrini almadığım kişi kalmadı. Sonuçta işi reddettim. Yıllar sonra belki iş arayıp bulamadığımda kafamı duvarlara vuracağım. Ama görünen o ki; Macaristan'da iş gücü maalesef çok ucuz ve Avrupa ekonomisi hakikaten çok iyi durumda değil.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Cevaplarınızı merakla bekliyorum.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Budapeşte'de ilk alışveriş

Budapeşte'ye ilk geldiğimizde -evimizi eşyalı kiraladığımız için- yapmamız gereken ilk iş mutfak alışverişi yapmaktı. Büyük süper marketlerde her aradığımızı buluyoruz ancak bir sorun varki o da şu; bazı markalar bildiğimiz isimlerden farklı ve bazı ürünlerde de sadece Macarca açıklama olduğu için tam olarak ne olduğunu anlamak zor. İlk işim çocuklar için kıyma almaktı. Genellikle bütün çocuklar köfteye bayılır, ben de bunun için önce et reyonuna yöneldim ve bulduğum yağsız, güzel gözüken kıymayı aldım. Ancak eve geldiğimde gördümki kıyma kokuyor, ama bozuk olduğu için değil, etin kendisi kokuyor. Köfteleri yaptım ama yedirmek içime sinmedi ve burada iyi bir kasap bulmaya karar verdim. Buradaki en iyi kasabın Türk kasap Sezgin olduğunu öğrendim. Bir de Troya isimli Türk marketi var. Bu markette her şeyi bulmak mümkün. Troya'ya gidince onların da kasap kısmının çok iyi olduğunu gördüm ve alışverişlerimi oradan yapmaya başladım. Sadece kasap değil bir çok ihtiyacınızı oradan giderebilirsiniz. Mesela siyah zeytin gibi :)
Sezgin ise gurme kasap. Sabah erken giderseniz Adana kebap bile bulabiliyorsunuz.

Troya market ile ilgili bilgileri internet adresinden bulabilirsiniz.
http://www.troyamarket.hu/

Kasap Sezgin'in internet adresi yok ama adresi 1053 Magyar utca 52

Macaristan'da güzel yemekler yemeniz dileğiyle :)

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Budapeşte'de ev bulmak

Tuna nehri Budapeşte'yi 2 ayrı şehre ayırmış durumda. Buda ve Peşte olarak. Aynı zamanda bu iki şehir de kendi içinde "kerület" denilen bölgelere ayrılmış. Şehirde toplam 23 bölge bulunmakta. Peşte tarafı şehrin kalbinin attığı yer. Peşte'de genellikle gençler ve yeni evliler oturmakta. Çocuklu ailelerin tercihi ise genellikle Buda tarafı. Çünkü okullar Buda tarafında ve Buda tarafı, Peşte'ye göre daha sakin. Buda tarafında da genelde expatların tercihi 2 ve 12. Bölgeler. Bu bölgeler genellikle çok uluslu öğrencilerin olduğu kreşlerin daha fazla olduğu bölgeler. Aynı zamanda çok uluslu okullara da  yakınlar. 2. Bölgenin Rozsadomb denilen bölgesi Macar halkı tarafından zenginlerin oturduğu semt olarak niteleniyor. Rozsadomb, Türkçe'de Gültepe demek. Bu mahalleye ismi veren ise Osmanlı döneminde Macaristan'da yaşamış Gül Baba isimli bir Türk. Gül Baba'nın türbesi bu bölgede ve Macarlar tarafından çok sevilmiş bir kişi.
12. Bölge de 2. Bölge gibi genellikle expatların ve varlıklı Macarların oturmak için tercih ettiği bir bölge. Bir de bu bölgelere 1. Bölgeyi de ekleyebiliriz. Citadella denilen anıta yakın bölge de yaşamak  için çok keyifli. Bu bahsettiğim 3 bölgede de genellikle expatların yaşadığı bazı siteler mevcut.
Ev kiralarken fiyat konusu pazarlığa tabi olabiliyor. Ev sahibiyle fiyatı bir kez daha görüşmekte fayda var.

23 Temmuz 2013 Salı

Budapeşte'de okul seçmek

Bu yazıyı çok önce yazmalıydım ama bir turlu sıra gelmedi başka konuları anlatmaktan. Ancak buraya yeni bir Turk ailenin taşınacağı haberini aldığım için hemen bu konuya girmek istedim. Umarım işlerine yarar bu bilgiler.
Budapeşte'de eğer yerel Macar okullarına çocuğunuzu göndermeyecekseniz çok çeşitli uluslararası okullar var. Alman, Fransız, Japon, Avusturya, Amerikan, İngiliz ve hatta Türk okulları var. 
Okul tercihi yaparken bence en önemli nokta okula yakın bir bölgede oturmak. Çünkü okulların servis imkanları olsa bile, servis kullanan öğrenci sayısı çok fazla değil. Buradaki adet ailelerin çocuklarını okula bırakması şeklinde. 
Ancak ben oğlum küçük bile olsa servis kullanabileceğini düşünüp okulun en uzak 2-2.5 km ötesinde ev bakmıştım, ama ev hem eşimin işine çok uzak olmasın, hem okula çok uzak olmasın dediğinizde biraz karışıyor. Ev bulma konusunu da daha sonra anlatacağım.
Okul tercihimi İngilizce konuşulan okullar olarak kullandım çünkü eşim de ben de İngilizce dışında başka yabancı dil bilmiyoruz. Bu durumda hem çocuğumuza yardım edebilmek hem de öğretmenler ile anlaşabilmek için İngilizce konuşulan okulları listemize aldık. 
Türk okulu'nu neden listemize almadık, çünkü okulları Türkiye'den internet aracılığı ile seçecektik ve Türk okulu ile ilgili hiç bir bilgi bulamadık. Daha sonra buraya gelince bu okulun varlığından haberdar olduk.
İngilizce eğitim veren okullara dönersek; 4 tane okul var. Bunlar; GGIS, Britannica, British ve American International School. 
GGIS, katolik okulu olduğu için listemden çıktı.
Britannica, burada yaşayan Türkler'in çok iyi değil diye yorumladıkları bir okuldu. Ayrıca okul International baccalaureate vermiyor. Bu konuyla ilgili çok detaya girip konuyu dağıtmayacağım. Bu adresten daha detaylı bilgi alabilirsiniz. http://www.ibo.org/ 
Aslında benim çocuğum daha çok küçük bu belge için ama bana okul hakkında az çok bir fikir vermişti. 
Geriye iki okul kaldı Amerikan ve British.
İlk aklımdaki okul Amerikan okuluydu.. Okulun, rahat, özgüveni yüksek sosyal bireyler yetiştirdiğini düşünüyordum. İngiliz okulu ise öğrencilere üniforma giydiren çok disiplinli bir okul gibi gelmişti. Ancak Amerikan okulu eşimin işine ve eğer oğlum o okula giderse oturacağımız ev de şehire uzak olacağı için bir adım geri atıp oraya göndermedim. Okul şehre gerçekten uzakta. Benim arabam olmayacağı için de bu okul listemden çıktı. (araba kullanmayı sevmiyorum ve Budapeşte'de toplu ulaşım bir harika).
Onun yerine İngiliz okulunu seçtim. Önce okulu seçip daha sonra da evimi buldum ve ikisinden de çok memnunum.
Şimdi oğlumun okulunu anlatayım. İngiliz okulu üniforma giydiriyor aynı Türk okulu gibi. Ama benim düşündüğüm gibi -izleyenler bilir- "Ölü Ozanlar Derneği" filmindeki gibi sıkı ve bunaltıcı bir okul değil. Üniforma giymeleri aslında biz annelere kolaylık bunun dışında okul olarak Budapeşte'deki en iyi okullardan biri, diğeri de Amerikan. Bu iki okulun en iyi okullar olduğunu zamanla insanlarla tanıştıkça öğrendim. Eğitim seviyeleri gerçekten iyi. Ana sınıfında okuma yazma alıştırmalarına başlıyorlar. Yine  aynı sınıfta her hafta yüzme dersleri var. Okul sonrası spor ve çeşitli aktivite imkanları çok fazla. Müzik, drama, satranç ve çeşitli spor dalları bu aktivitelerden bir kaçı. British yani İngiliz okulu diğer okullardan farklı olarak 5 yaşında ilkokula başlatıyor. Ama bu ilkokula başlama Türkiye'deki gibi ders odaklı değil, oyun odaklı bir eğitim. Zaten bu dönemlerde her tür eğitimi eğlendirerek veriyorlar.
British mi American mı diye seçim yapmak bence çok kolay değil, gerçekten de ikisi de iyi okullar. Okulu seçerken çocuğunuzun rahatını ve kendi rahatınızı düşünüp ona göre karar verin. İkisinin de eğitimi Budapeşte'de bir numara. Yerli halktan imkanları iyi olanlar mutlaka bu iki okuldan birine çocuklarını gönderiyorlar.
Bu arada benim oğlumdan başka Türk yok bu iki okulda da bildiğim kadarıyla. Burada benim tanıdığım Turk ailelerden, iki aile çocuğunu Avusturya okuluna ve bir aile GGIS'e gönderiyor. Diğer ailelerin çocukları da genelde küçük ve onlar da international kreşlere gidiyorlar. Umarım bu bilgiler okul seçiminde işinize yarar, tabi bir de okulları mutlaka ziyaret edin. 




28 Mayıs 2013 Salı

Yaya geçidi konusu

1998 yılında liseyi yeni bitirmiş bir gençken Avustralya'nın küçük bir şehrinde kısa bir süre kalmıştım. Bu süre içinde en çok dikkatimi çeken bu şehirde hiç trafik ışığı olmamasıydı. Bir gün yanında kaldığım aile ile akşam yemeğine giderken uzakta sarı bir ışık gördük ve ev sahibesi bu ışığı görüp sevindi "şehre trafik ışığı yapmışlar, ne güzeeeelll" diye bağırdı. Ama yaklaşınca gördük ki aslında trafik ışığı değil, yol çalışması olduğunu gösteren işaret lambasıymış.
Şimdi düşünüyorum da o şehirde zaten trafik ışığına ihtiyaç yoktu. Şehir küçüktü, nüfus azdı ama sürücüler de yayalara ve diğer sürücülerin haklarına tecavüz etmiyorlardı. Herkes trafikte birbirine saygılıydı. Yaya geçidinde araçlar durur, yayalar geçerdi. Olması gerektiği gibi.

Daha sonra Türkiye'ye döndüm ve tabi trafikle ilgili bu anılarım aklımdan uçtu gitti. Ta ki ehliyet almak için sınava girene kadar (bu iki olay arası sadece 9-10 ay gibi kısa bir süredir). Ehliyet sınavının trafik bölümüne hazırlanırken "yaya geçidi"nin aslında Türk trafik kurallarında olduğunu da gördüm!!!!
Ama bizdeki uygulanışı şöyle, sürücü yaya geçidinde yaya mı gördü; o zaman hemen daha hızlanıyor, gaza daha çok basıyor ki yaya hızlı yürüsün, sürücü de yavaşlamak zorunda kalmasın. Yaşlıymışsın, çocukluymuşsun, engelliymişsin fark etmez. Hatta bu saydığım durumlardan biri söz konusu ise mümkünse karşıdan karşıya geçme.
Şu anda Budapeşte'deyim, her gün sabah kızımı hava güzelse kreşe yürüyerek, pusetle götürüyorum. Kreş ile evin arası 1.5 km. ve bu mesafede en az 5 yaya geçidi var ve bu geçitlerde durmayan araba yok. Gerçekten de yaya geçitlerinin ne kadar önemli ve yayalar için olmazsa olmaz olduğunu bir kez daha anlıyorum.
Peki neden bizim ülkemizde bu saygı yok, neden hep sürücüler öncelikli? Neden, neden?? Bir cevap arıyorum ama bulamıyorum.